6 ŞUBAT DEPREMİNİN YILDÖNÜMÜNDE: ENKAZDAN UMUDA UZANAN BİR TANIKLIK:OKTAY AKGÜN ANLATTI
6 ŞUBAT DEPREMİNİN YILDÖNÜMÜNDE: ENKAZDAN UMUDA UZANAN BİR TANIKLIK:OKTAY AKGÜN ANLATTI
6 Şubat 2023’te 11 ili etkileyen ve Türkiye’yi derin bir acıya sürükleyen Kahramanmaraş merkezli depremin yıldönümünde, o geceye ve sonrasında yaşananlara dair tanıklıklar hafızalardaki yerini koruyor. Burdur Genç İHH İl Başkanı ve Arama Kurtarma Gönüllüsü ve Önceki dönem Kudüs Platformu sözcüsü Oktay Akgün, depreme yakalandığı ilk andan itibaren yaşadıklarını ve sahada yürüttüğü çalışmaları anlattı.
Çağdaş Burdur İnternet Haber Sitesi muhabirimiz Halil İbrahim Kara’ya konuşan Akgün şunları kaydetti: “Burdur’dan İstanbul’a, oradan da akşam saatlerinde memlekete ulaşmıştım. Ailemle geçirilen o birkaç saat, meğer ne kadar kıymetliymiş… Hep birlikte o geceye uyandık. Uykunun en derin yerinden, hayatın en sert gerçeğine.
Şiddetli bir sallantıyla gözlerimizi açtığımızda, hem dışarıdan hem de binanın içinden gelen uğultu kulaklarımızı değil, ruhumuzu titretiyordu. Sallantı her saniye biraz daha şiddetleniyordu. Haberlerde sıkça duyduğumuz “60 saniye” kavramı, o an bize bitmeyen ya da bitmesine ramak kalan bir ömrü yaşattı.
Sarsıntı bittiği anda annemin gözlerine bakarak dilinden dökülen şu sözleri işittim: Ya rabbi bizler kurtar ya da birimizi diğerimize göz yaşı döktürme.
Engelli olan anneannemi hazırlamaya çalışırken zamanla yarışıyorduk. Sıkışan kapıyı açabilmek için tüm gücümüzle mücadele ediyorduk. Kapıyı açıp anneannemi sırtladığım anda yeni bir sallantı başladı. Savrulduk. Düştük. Aşağı indiğimizde her yer doluydu; çığlıklar, dualar, ağlayan çocuklar… Ailemi binalardan uzak, nispeten korunaklı bir alana bırakırken her yerden yıkım haberleri gelmeye başlamıştı.
Aldığım eğitimler, katıldığım programlar, daha önce gittiğim afetler… Ama bu sefer kendi memleketimin, kendi insanımızın bizlere ihtiyacı vardı. Hakkı asla ödenmeyecek ailemden helallik alarak ayrıldım. Evden çıkarken her zaman hazır bekleyen arama kurtarma kıyafetlerimi aceleyle üzerime geçirip hemen yanımızdaki hastanenin aciline girdim. İlk yaralılar gelmişti. Şoku atlatan sağlık personeli canhıraç bir şekilde çalışıyordu.
Telsizlerden alt sokakta yıkım olduğunu öğrendim. Depremin simgesi hâline gelen Ezgi Apartmanı’na saat 04.47’de ulaştım. Şehri kaplayan karanlıkta, sesimize umut bağlayan bir can var mı diye enkazın üzerinde bağırdık. Ama cevap gelmedi. Genel merkezle bağlantı kurulduğunda depremin büyüklüğünü öğrendim; ama aslında biz büyüklüğünü çoktan hissetmiştik.
Kriz merkezine ulaşmak için yaya olarak yola çıktım. Yol boyunca üzerimdeki “arama kurtarma” yazısını gören insanlar, çaresizlikle beni kendi enkazlarına çekiyordu. Her biri için zaman durmuştu; herkes kendi enkazının başındaydı. Bir kavşakta yıkılmış bir binanın üzerine çıktık. Her köşeden bir ses, bir feryat yükseliyordu. Bildiğim her şeyi anlatmaya çalışıyordum. Aynı enkazda birden fazla hayata yetişmeye çalışıyorduk.
Sabah ezanına yakın, gün ışığı kendini belli ederken ilk şahsa ulaştık. Ama ekipman yoktu, sadece ellerimiz vardı. Ellerimizle kazıyorduk. Saatler geçtikçe nabız alamamaya başladım. Ellerim parçalanmıştı. Yanıma gelen bir doktor kontrol etti. O an adamın eşinin hemen yanında olduğunu fark ettik. Kadından çok zayıf bir nabız geliyordu.
Derin bir sessizlik çöktü…
Ve o sessizliği bir bebek sesi yırttı. Kütleyi kaldırdığımda gözlerimin içine bakan, ağlamaktan gözleri kurumuş minicik bir erkek bebekle karşılaştım. Korkutmamaya, incitmemeye çalışarak onu sıkıştığı yerden aldım ve dayısına teslim ettim. O an yaşanan sevinç, belki de bu enkazın içindeki en büyük mucizeydi. Hayat, tüm yıkıma rağmen hâlâ nefes alıyordu.
Öğleye doğru kriz merkezine geçtim. Şehrin neredeyse tamamı enkaz hâlindeydi. Elbistan’dan ekip geleceği söylendi ama çok geçmeden ikinci büyük deprem oldu. İrtibat koptu. Herkes mezarlığa akın ediyordu; çünkü şehir merkezindeki tek açık alan orasıydı. Gözlerimin önünde, bir şehrin acısı sokak sokak yığılıyordu. Bayram için süslenen caddelerde bu kez cesetler vardı.
Ankara İHH ekibiyle entegre olduğum bir apartmanda, yukarıdan kuyu açarak girme kararı aldık. Enkaza çıkarken halk görevlileri kendi enkazlarına çekmek için itiş kakış vardı. Bir üniversite öğrencisiyle birlikte enkaza tutunarak çıktık. Ayağımızın altındaki küçücük boşluktan “Beni duyan var mı?” diye seslendiğimde, bir kızın son nefesiyle verdiği cevap geldi.
Altı saat süren çalışmanın sonunda Şeyma ve kardeşi, burnu bile kanamadan çıkarıldı. O an sadece iki kişi değil, bir ailenin umudu kurtarılmıştı.
Geceleri yardımları tasnif edip dağıtıyor, birer ikişer saatlik uykularla ayakta duruyorduk. Depremin kritik saatlerine girdiğimiz 100. saatlerde Birgül Apartmanı’nda herkes umudunu yitirmişken, operasyonel görüşmeler devam ederken sessizliği yırtan “Burada biri var!” sesi yeniden hayat verdi. 18 yaşındaki Derman’a ulaştık. Onu kurtardığımızda, ağabeyinin çocukluk arkadaşım olduğunu fark ettim. Derman, o apartmanın yaralarına derman oldu.
Günler geçti… Bağışçılar, sivil toplum kuruluşları, devlet ve millet tek yürek olmuştu. Kendi evladını toprağa verip gelen bir anne, başka bir çocuğa battaniye uzatıyordu. Annesini, babasını kefensiz toprağa veren gençler kefen kesiyor, bir ananın bir babanın derdine derman arıyordu.
Ailemi günler sonra bir anaokulu sınıfında, elli kişinin arasında buldum. Yorgun, yaralı ve tanınmaz hâlimle karşısında durduğumda annemin ağzından tek kelime döküldü:
“Yavrum…”
Keşke o kelimeyi, günlerdir enkaz başında bekleyen tüm anneler söyleyebilseydi. Keşke dünyaya yeni gözlerini açmış bebekler, o sesi kendi annelerinden işitebilseydi.
Depremin üstünden geçen 18. gün, Göller, Güller ve Gönüller diyarı Burdur’a ulaşmıştım. Burdur, kendine yakışanı yapıp tüm kapılarını depremden etkilenen vatandaşlara açmıştı. Yurtlar, oteller ve evler, her kurumunda hummalı bir çalışma mevcuttu. Burdur İHH İnsani Yardım Derneği’yle gelen aileleri ziyaret edip yaralarını sarmaya çalışıyorduk; çünkü onları en iyi anlayan, o unutulmaz anı yaşayan bizlerdik.
Sahra çadırında bayılıp uyandığımda şunu yazmıştım:
“Günler saatler karıştı, ta ki yorgunluktan bitap düşüp sahra hastanesine kaldırılana kadar. İlk deprem anından beri ayakta geçen tam bir hafta… Doğum günüme şahit eden bu günde, yaşımdan çok ceset çıkarmışlığın çaresizliği varken umudum oluyor. Gözlerimin içine bakarak çıkardığım 2 yaşındaki Alparslan bebek umudum oluyor. Enkazın altında bana güç veren 15 yaşındaki Yiğit Abdulsamet’in sesini duyuyoruz. ‘Abi, bırakma’ diyen Şeyma ve Selçuk umudumu tazeliyor. Köy köy, mahalle mahalle ulaştırabildiğimiz yardımlar… Sakın ‘Nasılsın?’ diye sormayın şahsıma; ülkem gibiyim. Bir yanım diğer yanım gözyaşı.”
Halil İbrahim Kara
.jpeg)
.jpeg)
.jpg )








